Alp Alper
Bekir İŞCEN tarafından yazıldı.    Perşembe, 27 Ocak 2011 19:09   
Google bookmarkDel.icio.usTwitterLinkter.huFacebookDigg

alpalper6

-Benim çok ilgimi çeken hatta biraz da kıskandığım çok güzel çalışmalarınız var. Ama biyografinize bakınca içinde havacılık ve fotoğrafı barındıran bu hayatı baştan kurgulamadığınız, bir yerlerde bir şeylerin kırılmasıyla buraya yöneldiğinizi sanıyorum. Böyle bir şey var mı, varsa bu kırılma nerede yaşandı?

-Evet çok doğru. Kırılma anı kesinlikle 99 Ağustos’undaki büyük depremi diyebilirim… Yann Arthus Bertrand’ın çalışmalarını takip eden biri ve aynı zamanda bir havacı olduğum için uçuşlarda kokpitten yeryüzünü izleyebiliyordum. Okul yıllarından gelen fotoğrafçılık ilgimde bana havadan 3. boyutu gözlemleme şansını verdi bunun üzerine böyle bir proje olabilir mi diye düşünmeye başladık. Baktım Türkiye’de daha önce kimse yapmamış. Arkadaşlarla fikirlerimizi biraz daha somutlaştırmaya çalışırken 1999 Depremi oldu. Kırılma anında o zamandır çünkü bölgeye gittiğimizde o alanın bütünü tepeden görüp, yapılan hataların, insanoğlunun dokunduğu yerlerin doğasını nasıl bozduğunun ve doğanında zamanı geldiğinde nasıl intikamını aldığının, resmine tanık oldum. Yıkım en belirgin haliyle havadan anlaşılıyordu. Yerde çekilen hiçbir fotoğraf o yıkımı ve acıyı havadan çekilenler gibi anlatamazdı.

-Başlangıçta biraz daha belgesel bir yaklaşım olmuş sanırım ama sonradan daha sanatsal bir yol mu kazandı? Fotoğrafa daha çok yaklaştıkça daha “sanatsal fotoğraflar” çekme kaygısı mı hakim oldu?

-Evet kesinlikle… Zaten fotoğraf olgusu zaman içinde oluşan bir şey; zaman içinde edinilenler, uçarken gördükleriniz, başka fotoğrafçıların çalışmaları gibi şeyler beyinde tortular oluşturup, çekmeceyi doldurmaya başladığında; artık havadan gördüğünüz şeyin bir fotoğraf olup olmadığına beyin karar veriyor ve sizi dürtüyor. Göz orada sadece bir iletken, deklanşöre basılmadan fotoğraf kafanızda bitmiş oluyor çoğu kez... Mesela ben yere baktığımda pek çok insanın tarla olarak gördüğü yerde çok kez; bir yüz, bir kuş, bir balık gibi simgeleri görüyorum. Bir tarlaya bakıp balıkla bir kuşu aynı anda görebileceğimi düşünmezdim ama oldu. Gordion Kral Mezarlarını çekmeye giderken yeni ürünü alınmış, çevresi nadasa bırakılmış bir tarlada bunu gördüm. Kral mezarlarını bırakıp bunu çektim. Kitaba kral mezarları değil bu fotoğraf girdi mesela. Görebildiğiniz sürece bunlar doğanın sunduğu hediyeler aslında. Planlı kurgulanmış bir fotoğraftan daha çok böyle şeyler beni mutlu ediyor. Ama bunları görebilmek, zamanını kendi belirleyen bir olgunlaşma süreci. İstediğiniz kadar zorlayın zamanı gelmeden olmaz; çektikçe bakmayı, görmeyi öğreniyorsunuz. Ben bu yüzden 10 yıl sonra çekeceğim fotoğrafın bugünkünden çok farklı olacağına inanıyorum…

alpalper4
-Hava yolundaki göreviniz neydi, ilk çekimleri kokpitten mi oldu yaptınız?

-THY yollarında çalıştığım zamanda benim görevim flight dispatcher’di. Kokpitde 3. kişisiniz. Arkada uçuş rotasını kontrol ediyorsunuz. Aldığımız verilerle gidilen rotanın en doğru rota olup olmadığını belirlemeye çalışıyorsunuz. Amaç şirketi en güvenli ve kestirme yoldan hedefe ulaştırmak. Bu niye önemli çünkü yakıt diye bir olgu var. Yanlış bir rota milyon dolar zarar demek olabilir. Neyse bu görevi yaparken, uçuşlarda dışarıyı sürekli gözlemleyip beynimde fotoğraflar oluşturuyordum. Bazı insanlar halen benim fotoğrafları kokpitten çektiğimi sanıyor. Yok öyle bir şey! Zaten kokpitten fotoğraf çekmek şirket kuralı gereği yasak, öyle bir şansınız da yok.  Bir 737’nin kokpitini düşünsenize; kalkış yapmışsınız Ayasofya’nın üzerindesiniz, “Dur ben bir fotoğraf çekeyim” diyebilir misiniz? İmkansız tabiî!.. Çalışmalarımın başlangıcı olan ilk çekimleri Ölüdeniz’de yamaç paraşütüyle yaptım. Sağ olsun Murat Tüzer ve Aslan’ın büyük destekleri oldu. Sonra bu fotoğraflar Gezi Travel dergisinde yayınlanıp kapak oldu. Bu çalışma başlangıç için güzel bir motivasyondu.  Demek ki beğeniliyor o zaman devam edelim, dedik 1999’un sonunda çalışmaları daha da hızlandırdık.

-Hep “Biz” diye bahsediyorsunuz. Değişik yerlerde fotoğraf çekimlerini yapan bir ekibiniz mi var?

-Ekibim benim en yakınımdaki arkadaşlarım, ışık veren destekleyicilerimden oluşuyor. İçlerinde mimar var, arkeolog var, hocalarımız var. Proje oluşurken ben böyle bir işe başlıyorum sizden de destek bekliyorum dediğimde ortaya “gönül” koydular, bana destek oldular. 1999 yılında haritayı beşe böldük beş ekip oluşturduk. Herkes bir bölge seçip oraya gidip seçilen yerlerin GPS koordinatlarını çıkarıp yerden fotoğraflarını çektiler. Bu çalışma tam bir yıl sürdü. Bu insanlar otel-yol masraflarını karşıladık belki ama bu yinede yaptıkları ciddi fedakârlık gerektiriyor.

-İyi bir fotoğraf için hangi fedakarlıklar gerekiyor?

-Fedakarlık yapmadan maalesef olmuyor. Ailenizden uzaklaşıyorsunuz, eşinizden çocuğunuzdan… Ben 15 yıldır hiç senelik izin yapmadım, ailecek bir tatile gidemedik. Tatil denen şey benim için projenin peşinde dağ- tepe dolaşmak oldu. Ama sonuçta iyi bir amaç için yola çıkmışsanız ve ailenizden de destek görüyorsanız buna değiyor.

-Proje başlangıç konusu öncelikle arkeoloji miydi?


-Projenin başından beri iki ana temaya odaklandık: Tarihi alanlar ve doğal güzellikler... Antik çağlardan Hititlilere oradan Osmanlıya 7 Bin yıllık bir kültürün üzerinde yaşıyoruz. Bir süre sonra bu değerlerin yeryüzünde olan izdüşümlerinin yok olacağını da biliyoruz. Bu yüzden yaptığınız çalışmanın tabiatın değişimine bir tanıklık misyonu olduğunu da bilerek davranıyoruz. Örneğin çektiğimiz fotoğraflardan ilk kitabıma girenlerin  %20’si bugün yok. Ama ormanlar yandı, ama deprem oldu ama başka şeyler. Örneğin Haydarpaşa Garı yeniden yapılsa da benim çektiğim orijinal halinde olmayacak. Bugün çekilenleri 10 yıl sonra tekrar çekin çok büyük farklar göreceksiniz ki ben 3 yıl önce çekilen fotoğraflara bakıp bu farkı görüyorum.

alpalper8

-Birazda havacılık açısından sormak istiyorum: İş olarak havacılık içindesiniz üstüne üstlük bu proje tamamıyla ve farklı hava araçlarıyla yapılıyor; bu süreç ne bileyim ruh olarak da sizi havacılığa daha da yakınlaştırdı mı?

-19 yıldır havacılık sektöründe hizmet veriyorum gücüm yettiğince de vermeye çalışacağım çünkü 19 yıl sonra bile halen çok şeyler öğreniyorum. Uçmayı çok seven bir insanım. Uçmayı ve fotoğraf çekmeyi… Ama defalarca denememe rağmen uçarken fotoğraf çekmeyi başarabildiğimi söyleyemem. Uçarken öncelikle “safety” düşünmek zorundasınız sonra çekime, yeryüzüne odaklanabilirsiniz. Yapanlar var onları takdir ediyorum ama ben bunu yapamıyorum.

-İş haricinde, pilotaj olarak herhangi bir hava aracını kullanıyor musunuz?

-Şimdilik sadece paragliding yapıyorum ve fırsat buldukça da microlight öğreniyorum ama PPL tarzı bir pilotajım yok.

-Başkalarının kullandığı hava araçlarına bağımlılığı azaltmak için önümüzdeki dönemde bir hava aracı kullanmak istek ve projesi var mı peki?

-Var tabi. Hatta güney Afrika’da şu aralar helikopterle uçuşu öğrenmeye başladım. PPl CPL sertifikaları alıp kendi projelerimde kendim helikopter kullanmayı çok isterim. Herkesin piyangodan para çıkması durumunda projeleri oluyor benimkide Cape Town’dan bir helikopterle yola çıkıp İstanbul’a kadar “Cape to İstanbul” projesi yapmak. Yol boyunca çektiklerimden bir DVD birde kitap yapmak. Benim piyango hayalim de bu…

-Fotoğrafa en uygun hava aracı hangisi sizin için?

-Altı sınıf hava aracı var ve hepsini de denedim. Bir numaram tabiî ki helikopter… Hover özelliği helikoptere çok büyük bir avantaj sağlıyor. Işığı yakalayıp bir noktaya geldiğinizde geriye kalan “level” ayarlamak. Ama bunu örneğin bir cessnayla yapamazsınız. Diyelim ki o noktayı kaçırdınız, tekrar manevra yapıp oraya gelmek demek 15 dakika sürer. Bu sebeplerden dolayı İstanbul çalışması sırf helikopterle yapıldı mesela. Tabi bu güzel özelliği yanında kirası en yüksek olan da helikopter.
Bunun dışında bazen bölge şartlarının gerektirdiği hava araçları da öncelik kazanabiliyor. Örneğin Kapadokya’da gürültü ve vibrasyon yapıcı her türlü hava aracının uçması, bölgeyi oluşturan tüflere zarar verdiği için yasak. Ancak balonla uçuş yapabilirsiniz. Balonla uçmanın kendine özgü güzelliği var ama bir kontrolü yok, doğru fotoğraf için rüzgarın şansınıza esmesi lazım.

-Havacılık bilindik pek çok sebep yüzünden Türkiye’de zor yapılan bir şey, fotoğraf çekmek için uçmanın ekstra bir zorluğu var mı?

-Kesinlikle var. Ankara’nın ötesinde uçmaya çalışın zorluğu hemen görürsünüz.


alpalper3


-Bu zorluk “uçmaktan” mı yoksa “fotoğraf çekmek için uçmaktan” mı kaynaklanıyor.

-Her ikisi de var Ankara ötesinde cessnaya yakıt bulmaya çalışın bakalım nereden bulacaksınız. Alın size birinci dereceden engel. Yüksek oktanlı yakıt için önceden izinler alınması tedarikçinin getirmesi falan gerekiyor. Bir cessnna gelecek yakıt alacak diye Petrol Ofisi oraya araç göndermiyor. 2003 yılında bir cessnayla doğuya çekime gittiğimizde, yanlış hatırlamıyorsam bir tek Antep’ten yakıt alınabiliyordu. Biz özel araçlar ve özel izinler alarak oraya yakıt götürüp uçabildik. Bunlar lojistik olarak sizi kısıtlayan ciddi engeller. Fotoğraf çekme izinleri de bir o kadar sorun oluyor. Halen giremediğim Erzurum-Erzincan istikameti var ki içimde bir ukdedir. İnsanların yaklaşımı da bazen zorlaştırıyor; 2003’de Van’da 4 gün kaldık, “neyin peşinde olduğumuzun” merakına düşen bir görevliyi “Fotoğraf çekmeye gittiğimize” bu süre içinde bir türlü inandırmadık…


-Hemen hemen her yerinde uçtunuz ve fotoğraf çektiniz. Türkiye nasıl bir fotomodel peki?

-Farkında olmadığımız manyak bir güzelliğin üzerinde yaşıyoruz. Baktığınız her yerde tarihi izler var katmanlar var, hepsini gözlemleyebiliyorsunuz. 3 yıldır Güney Afrika’da yaşıyorum. “Tarihimiz” dedikleri şey1800 yıllarda başlıyor. Biz 1800’lü yıllarda kaçıncı “level” ı yaşıyorduk bir düşünün. Onlar mağara, taş devri vs devrindeyken bu topraklarda Hititliler Mısırlılarla tarihteki ilk yazılı anlaşma olan Kadeş Anlaşmasını yapıyorlardı. Ama doğruya doğru onlarda olan doğal güzelliklerde bizde yok…
Yani Anadolu inanılmaz bir fotomodel ama görene… Ama ne var her geçen gün o parçalanıyor, rant hırsına yok ediliyor. Bizim gibi yel değirmenlerine karşı koşturan adamların sayesinde belki bir şeyler kalacak ama yeterince destek göremiyorsunuz, anlaşılmıyorsunuz bu mücadelede bunlar  çok büyük zorluklar.

-Kitaplarınıza gelecek olursak ilk kitabınız “1000 Feet’den Türkiye” nasıl ortaya çıktı? Yunanistan’da basıldı sanırım?

-İlk kitabımın çıkma hikayesi şöyle; o dönemde işim gereği Atina’daydım ve bir paragliding kazası yaptığım için ayağım kırık ve askıda bir halde evimde yatıyordum. Kapım çaldı, zorlukla kalkıp açtım karşımda bir Yunanlı yayıncı ve sekreterini buldum. Yayıncıyı Akilas Milas aracılığıyla tanıyordum aslında. Aynı zamanda ilk kitabımın yazarı da olan Akilas Milas bu yayıncıya çalışmalarımdan, sponsor bulamayışımdan, kitabı bastıramayışımdan bahsetmiş.
Kapıma gelen yayıncı “Biz senin kitabını bastırmak istiyoruz” diye konuya girdi. Düşünsenize bir projeye başlamışsınız 6 yıl geçmiş. Çaldığınız bütün kapılardan eli boş dönmüşsünüz. Ayağınız sakat, yatıyorsunuz bir Yunanlı yayıncı kapınıza gelip bu teklifte bulunuyor. Daha fotoğrafları bile görmemiş üstelik... Neyse orda istediğim şartlarda basılması konusunda ayaküstü anlaştık sonrasında çalışmalara hızlıca devam ettik ve  “1000 Feetten Türkiye kitabı” ilk kez Yunanistan’da Yunanca olarak basılıp dağıtıldı ve 3 ayda tamamı satıldı.

alpalper1

-Güzel ama birazda can sıkıcı bir durum sanırım?

-Ötesinde acı bir şey! Çünkü kitaba Yunanistan Turizm Bakanı önsöz yazdı. Düşünebiliyor musunuz bir Türk fotoğrafçı, Türkiye’yi konu alan fotoğraflar çekiyor, ama, destek ve kaynak bulamadığı için kitabı Türkiye’de bastırma imkanı bulamıyor… Yani korkunç gurur duydum ama bir o kadar da üzüldüm.

-Sonrasında Türkiye’ye nasıl ulaştı?

-Yine aynı yayıncı tarafından Yunanca-Türkçe versiyonu basılıp Türkiye’de satışa sunuldu.

-Yeni kitabınız “4 Mevsim İstanbul” ne durumda.

-Dört Mevsim İstanbul  kitabım 1999 yılındaki projenin bir parçasıydı ama özellikle son 6 yılın yoğun çalışmasıyla oluştu. Bu sürede İstanbul’un dört mevsimini göstermek için çalıştık. Bu “Dört” konseptinden giderek dört önemli tepe seçtik ve  Mario Levi, Sunay Akın, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Yusuf Eradam ve Nemika Tuzcu gibi önemli yazarın yazılarıyla yayına hazırladık. Tam baskı aşamasında Ara Güler kitaba önsöz yazmayı kabul etti. Hemen baskıyı durdurup önsözü girdik ve Kitap böyle çıktı. Bu kitabı da maalesef yine sponsorsuz kendi imkanlarımla yapıyorum. Görüştüğüm kişiler ve kurumlardan somut bir destek gelmedi. Ben de “Bu kadar uğraştığımız bir çalışmayı çöpe atmaktansa kendim bastırırım” diyip baskısını üstlenmeye karar verdim.

alpalper11

-Çok alakalı alakasız değişik konularda bir sürü koleksiyon kitapları mevcut. Sponsorluk yapabilecek insan veya kurumlar neye dikkat ediyor ki İstanbul gibi değerli bir konunun altı yıllık bir sürede ciddi emeklerle çekilmiş fotoğraflarına ilgi göstermiyorlar.

-Ticari herhalde… Mesela ben bu kitabı Yunanistan’da bastırsaydım eğer emin olun bir ayda tükenirdi. Kimler mi alırdı? Zamanında Türkiye’den gitmiş veya gitmek zorunda kalmış burayla bağı olan insanlar alırdı. Çünkü bakacakları fotoğraflarda kendilerinden izler bulacaklardı. Biz burada yaşamamıza rağmen kendimizden hiçbir iz bulmuyoruz, umurumuzda da değil zaten. Sadece tüketme kısmıyla ilgileniyoruz. Ara Güler’in yazdığı bahsettiğim önsözü kitapta okuyacaksınız. İlk gördüğümde “Çok sert bir önsöz olmuş” diye düşündüm. Ama sonra, biz çocuk bile değilken Onun İstanbul’un fotoğraflarını çektiğini, çektiği şeylerin adım adım yok oluşuna tanık olduğunu bu yüzden de bu hakkı kendinde bulup, hangi acıyla bu yazıyı yazdığını anladım.

-Fotoğraflara gelen yorumlar nasıl oluyor?

-Yurtdışıyla yurtiçi çok farklı. 9 ülkede sergi yaptım. Yurtdışında algı gerçekten çok farklı, emeğinize gerçekten saygı duyuluyor. Berlin’de Alman-Amerikan müzesi müdürü gelip “Tarladaki iz düşüm” fotoğrafımı satın alıp müzenin arşivine koydu. Fotoğrafınızın bir müzenin arşivine girmesi kesinlikle çok gurur verici. Türkiye’de ise ilk soruda her şey bitiyor; ”güzel fotoğraf hangi makineyle çektin?” 2. soru yok! Sanki o makineyi alıp hemen gidip kendisi de aynı fotoğrafı çekecek. Böyle bir algı var. Ama bu kadar kolay değil; artık ne o konu var, ne o ışık var, ne o an! hiçbiri bir daha bir araya gelmez, ben bile gidip çekemem o fotoğrafı... Yani dediğim gibi bizde genellikle 2.soruya gelmeden ilgi bitiyor maalesef…

-Devamında hangi projeler var?

-Bir projem Güney Afrika’da devam ediyor. Uzun soluklu bir projeyle orayı fotoğraflıyorum. Helikopter sahibi ağabeylerimin desteği var. Diğer bir projem “Havadan Azerbaycan” olacak. Henüz başlamadık altyapısını hazırlıyoruz şu aralar. Sıkıntısı şu; Azerbaycan’da helikopterle uçmak yasak. Bu durumu bakanlığın desteği ve özel izinle aşmaya çalışıyoruz. Türkiye Projesinde ise bir “End” yok. 7 bin yıllık tarihi öyle yedi ayda yedi yılda bitiremezsiniz. Daha görmediğimiz girmediğimiz yerler var. Hiçbir yerde fotoğrafının olmadığını bildiğim bir sürü kültürel iz var, çekmeden gözüme uyku girmiyor. Ege ve Akdeniz’le ilgili bir projemiz daha var. Ama tabii bunların hayata geçirilmesi aynı zamanda ekonomik güç ve zaman istiyor.


-İlginç hikayesi olan çekimleriniz var mı?

-Güzel bir hikayesi olan var. Adana’dan Mersine doğru gidip Kızkalesi’ni çekip kara üzerinden dönüşe geçtik. Yere bakarken devasa bir caretta caretta resmi gördüm. Bu ne felan derken bunun bir çocuk parkı olduğunu anladık. Neyse fotoğraflarını çekip döndük. Fotoğrafta güzel oldu. Neresi olduğunu öğrenip bilgi alıp kitaba koyalım diye kararlaştırdık. Önce Mersin Belediyesini aradık ondan ona, ondan ona bağlandı en son “Bizim öyle bir parkımız yok deyip telefonu kapattılar. Sonra Adana belediyesini aradık yine ondan ona, ondan ona bağlandı ve aynı cevap… Neyse fotoğraf yayınlandı ben bu hikayeyi birkaç yerde anlattım sonrasında bir telefon geldi “Kardeşim arayıp sorsaydınız söylerdik”  Meğerse Kozan Belediyesine ait bir parkmış. Zamanında oraya carettalar yumurta bırakıyormuş bir mühendiste bir güzellik olsun diye o yere bir caretta şekli çizip palmiyeler dikmiş. Sonrasında herkesin unuttuğu ama sadece havadan belli olan devasa bir caretta parkı olmuş. Onu tekrar fark etmek ve tekrar hatırlatmak  bize kısmet oldu .

-Peki sizde çok özel yeri olan bir fotoğrafınız var mı?


-Öyle bir fotoğrafım yok.  Klişe bir söylem olacak belki ama “henüz çekmediğim bir fotoğraf” diyebilirim. Çünkü “İşte bu” dediğinizde kendinizi de sınırlıyorsunuz bana göre. Ancak “Daha iyisini yapabilme kaygısı ve motivasyonu” bizi yarına taşıyor…

alpalper5

Yorumlar (0)Add Comment
Yorum yaz
 
 
daha küçük | daha büyük
 

busy
Son Güncelleme ( Çarşamba, 16 Şubat 2011 09:49 )